Üyelik Girişi eğer ilk gelişiniz ise, Üye Olunuz!
Selam5 %100 ücretsiz arkadaşlık sitesi
REKLAM OLARAK GÖZÜKECEK KOD
>  Anasayfa > Makaleler > Egitim > Atatürk > Atatürk Anlatıyor, Atatürk'ün Günlüğünden, Atatürk'ün Sözleri


Atatürk Anlatıyor, Atatürk'ün Günlüğünden, Atatürk'ün Sözleri
Tarih 07/03/2013 03:10 Yazar Onur Okuyanlar 1465   Sayfa Numarası 5815
Print Pdf RSS

Atatürk Anlatıyor, Atatürk’ün Günlüğünden, Atatürk’ün Sözleri

Mustafa Kemal’i anlatmak Türk ulusunu anlatmaktır. Mustafa Kemal’i anlatmak Kurtuluş savaşını anlatmaktır. Yokluklardan gelen bir ulusun doğuşunu atmaktır. O’nu kendi günlüğünden dinleyip anlayalım.



Ben Mustafa Kemal”im
Selanik
Baba ocağı
Kilise canlarının ezanla karışıp gittiği çocukluk yıllarım
Gür ağaçlı bahçeler
Ve tadına doymadığım karadut
Daracık sokaklarda kaybolup gittiğimiz liman şehri
Selanik bir büyük liman,
Selanik bir büyük şehir/Suda balık sürüleri gibi:
Gelir gider, gider gelir
Yorgun tembel balıkçıların
Beni uzaklara salacağı martı sesleri
Baharda gürlediği vakit Korkutan
Korktuğu kadar düşündüren gök gürültüleri
Selanik gecelerinde yıldızlar kocaman olurlardı
Ya da ben öyle hatırlıyorum

Ne kadar çok, ne kadar parlaktır, bir kadar uzak.
Arkadaşlarım, komşu çocukları, gayri Müslim arkadaşlarımız çok olmazdı
Olanlarda bize en yakın yıldız kadar yakın
Oysa
Yaşadığımız acı tatlı ne varsa
Bu küçücük şehirdeydi.
Geçti dört mevsim dört yaz
Uzun ince parmaklarımda
Mahalle mektebinde diz çöküp ,
İlahilerle başladı okula

Bir sabah beyaz bir entari giydirildi bana
Sırmalı bir sarık elimde yaldızlı bir dal
Annem dua etti.
Ben de babamın ve hoca efendinin elini öpüp okula gönderildim.
Beyaz kemerli loş bir oda
Rahlede (bilgi yelpazesi.net) bir kuran
Hoca keremim anlatmaya başladı.
Anlayamadığım bir dilden okuyup, dizlerimin üstünde yazmaya çalışıyordum.

Kemiklerim sızlardı, ayakta yazmak istemezdim
Hoca tek sesiyle emrederdi
Otur
“Ama böyle yazmak zor oluyor, dizlerim acıyor deyince,
Bana karşımı geliyorsun, dedi.
Ben de evet dedim.
Sonra babam beni başka okula gönderdi.
Şemsi Efendinin özel laik okuluna.
Burası daha iç açıcıydı. Yan yana sıralar daha aydınlık
Üstelik artık dizlerim acımıyor
Babamın işleri bozulunca, dayımın köyüne Langazaya gittik.
Çiftlik hayatı başladı.

Orada okul yoktu, sıkılıyordum. Köydeki Müslüman hocadan ders alıyordum.
Sonra da köyün papazından, ama Rumcayı sevmiyordum.
Teyzemin yanına Selanik’e gönderildim.
Arapça öğretmeni kaymak Hafızdan hayatımın ilk dayağını yedim.Bu bana çok dokundu. Çocuksu sorularıma dahi cevap veremeyecek kadar cahil , aciz koskoca bir adamdan dayak yiyordum.
Bir gün komşumuzun oğlu Ahmet, bizi ziyarete geldi. Askeri okuldaydı.
Pırıl pırıl tertemiz üniforması, anlamlı bakışı, kendinden emin konuşması.
İşte o gün ben de o üniformanın içine girmiştim sanki.
Annem olmaz dedi.
Osmanlının askeri demek bitmez tükenmez sürgünler, savaşlar demektir.
Kıyamam sana.
Ama nafile gizlice okulu kazanmıştım.
Anacığımın elini öptüm, hakkını helal etti.
Yeni okulumu arkadaşlarımı seviyordum. Başarılıydım.
Matematik öğretmenimiz senin de benim de adımız Mustafa dedi.
Gel bir de yanına Kemal adını koyalım. Bundan sona senin adın Mustafa Kemal olsun.
Orta okuldan sonra, yatılı olarak Manastır Askeri Lisesine başladım. Manastır Makedonya’nın can damarıydı, sınır bölgesiydi.
Bulgar, Arnavut, Yunan çetelerinin cirit attığı bir yer. Etrafımda nelerin olup bittiğini anlamak istiyordum.
Sonra Ömer’le arkadaş olduk.
Tatil günleri istasyona gider , askerleri seyrederdik.
Oradan da Yonya’ya.(Yonya bir liman gazinosuydu)
Orada birşeyler içer saatlerce tartışırdık.
Ali Fethi ile tanıştıktan sonra ufkum daha da genişledi.
O bana siyasetin ne olduğunu anlattı.
Jan Jak Ruse , Volterî, Mantesküi’yi anlattı.
| Volter , Rober Piyer ,1789 ihtilali , halk , ulus , özgürlük , gerçekler.
|Ve yaşamın sınırları. Kafam karmakarışıktı.
Bir gün Ömer’le tren istasyonunda dervişlere rastlamıştık.
Ve garda da. Bir sürü yabancı yolcu.
Dervişler, ellerinde sivri külahları
Bol cübbeleri kendilerinden geçmiş, bağırıp çağırıyorlardı.
Nara atıyorlar, kimileri de düşüp bayılıyorlardı.

Şöyle bir baktım. Utandım.
Gözlerimi kapadım. Cennetin anahtarını satan papazla, muska satan yobaz
Ve nara atıp kendinden geçen, sözüm ona dervişler.
İşte dedim kendi kendime.
Dünyayı bu hale sokan sizlersiniz.
Artık düşünüyordum, öğrenmek istiyordum.

Düşlerim beni aştıkça, yeniden öğrenmeliyim.
İçimdeki büyük aşkın ne olduğunu artık iyice anlıyordum.
Okul bitince…
İstanbul’a Harbiye’ye gidecektik düşlerimizi gerçekleştirmeye.
İnsanlığa aşıksın sen Sönmeyen tek ışıksın sen Kurtuluş ve özgürlüğe
Bir evrensel bekçisin sen
İstanbul
Daha ilk bakışta ortaçağı anımsattı bana
Sanki insanlar hala yüzyıllar öncesi gibi yaşıyordu,
Kara çarşaflı, peçeli hayaletler gibi, karanlık basmadan evlerine koşuşan kadınlar
Asma çardakların gölgesinde
Günde beş vakit ezan sesiyle kımıldayan çehreler.
Haliç’in ötesinde ölü bir görüntüden ibaret kalan Türk mahalleleri
Ve şaşkın değişmez sessizliğe uyuyorlardı.
Oysa Beyoğlu, Pera ve baş döndürücü sokakları sonunda liman…
Şık faytonlar, mağazalar, tiyatrolar, müzikaller. Bambaşka sosyal bir çevre.
Vergi vermeyenler sırtını kapitülasyonlara dayamış
Merkezi hükümete önem vermeksizin bir bambaşka İstanbul.
Osmanlıların üstündeki yabancı baskısı o derece şiddetliydi ki
Sanki Türkler kendi vatanlarında esir
Yabancılar efendiydiler.

Düşman devletler Osmanlı Devletine Maddeten ve manen tecavüz halinde
Karar vermişler onu yok etmeye, bölüşmeye
Padişah ve halife olan kişi de
Düşünmüyor hayatını ve rahatını
Kurtarmaktan başka çare.
Artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordum.
Bazı kitaplar yasaktı. Bunları geceleri okurdum.
Namık Kemal’i , Volter , Robes Piyer’i şimdi daha iyi anlıyordum.

Önce Napolyon’a hayrandım.
Felsefi görüşlerim iyice şekillenince, ondan pek hoşlanmadım.
Demek ki devrimler karşı devrimleri getirebilirdi.
1789′un saflığı ve temizliği ve Napolyon’un emperyalizmi.
O gün arkadaşlarla bir komite kurduk.
El yazısıyla gazete çıkarmaya karar verdik.
Gazete sarayın kulağına gidince yakalandık.
Ama okul müdürü devrimci bir adamdı. Kurtulduk.
Belki de bir içgüdü.
Kurmay okulunun ilk sınıfında hepimizden bir araştırma, yazısı istemişti.
Araştırma yazısını okuyan öğretmenim gözlerime baktı.
Zaten dedi, senden de bu beklenir.
Araştırmanın adı:Başkente karşı Anadolu isyan hareketlerinin Gerilla taktikleri.
Sonra yine yakalandık.
Bildiri dağıtıyorduk üstelik okul bitmiş daha yeni yüzbaşı olmuştum.
Tutuklu kaldığım süre içinde yazıyordum.
Şiir yazıyordum.
Devrim taslakları yazıyordum. Sonra kıta hizmeti adına İstanbul dışına sürüldüm, Şam’a

Mustafa Kemal’i anlatmak Türk ulusunu anlatmaktır. Mustafa Kemal’i anlatmak Kurtuluş savaşını anlatmaktır. Yokluklardan gelen bir ulusun doğuşunu atmaktır. O’nu kendi günlüğünden dinleyip anlayalım.

Yıl 1905
Mustafa Kemal şimdi yüzbaşı
Peki dedim, öyle olsun. Bizde gider çölde bile yeni bir devlet kurarız.
Zamanla binlerce gerçeğin değil, tek bir gerçeğin olduğunu anladık.
Ne işimiz vardı Arabistan çöllerinde.
Hepimizi baskı altında toplamaya çalışan softaların, yobazların içinde, ne işimiz vardı
Müslüman olmayanların cennetin bütün nimetlerinden yararlandıkları,
Müslümanların ise cehennem azabı çektikleri bir yerdi.
Osmanlı İmparatorluğu.
Sende-de dünyalar devirenlerin
Ayakta tutmayan darbesi vardı;
Zamanı yakından çevirenlerin
Zincire vurulmaz hür sesi vardı

İhtilalin nasıl, neresinden başlamalıydı.
Vatandan uzak Arap illerinde…
Arkadaşlardan kopuk.
Makedonya’ya gitmeliydim.
Bu işin can damarı arada atıyordu.
Bir müddet sakin kalıp, Selanik’teki Genel Kurmaya atanmalıydım.
Ve atandım.
İhtilalin çekirdeği bazen de kendince oluşuyordu.
Kendini devrimci ihtilalci sayanlar vardı
Bir elinde kılıç, bir elinde din kitapları, devrim üzerine yemin ederler.
Değişmesi gereken bir düzen için, değişmeyecek kurallar üstüne yemin edebilir miydi?
Ama ihtilal kadrosu yavaş yavaş tamamlanıyordu.
Biz reformcu değildik,
Biz siyasal yapıyı değiştirmek istiyorduk
Egemenlik kavramını değiştirmek istiyorduk.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir
Dinsel kuvvetler ise bunun tam tersiydi.
Kökten dinciler gücünü tartışmadan değil
Baskıdan, düşünce özgürlüğünden değil
Kayıtsız şartsız itaattan alıyorlardı.
Üstelik kör itaat
İnsan zekası ve uygar olabilmek
Evrenin sınırlarını çözmeye çalışmak,
Bilim teknik ve hür düşünce yerine kör itaat
Bizi bu hale sokan karanlık, cehalet değil miydi?
Yola çıkarken kavşak noktalarında düşüncelerimiz saydamlaşıyordu
Arkadaşların çoğu Müslümanlıktan din olarak değil
Siyasal bir güç olarak bahsediyorlardı
Yobazlar, gericiler, tutucular
Müslümanlığın yüz karasıydı.
Ve bu cehalet sürdükçe mahvolup gidecektik
Bazı arkadaşlar din yerine ırk kavramını uygun görüyorlardı.
Ama sis dağıldıkça çoğunlukta devrim çekirdeğinde anlaşıyorduk
Başlık kendi kendine çıkıyordu
TÜRK DEVRİMİ!

Yanı başımızda bir ihtilal daha vardı.
Sovyet ihtilali.
Bu devrim hareketi daha başında bir Panslavizm hareketine dönüşüyordu.
Oysa
Uygarlık ister istemez evrensel boyutlara gidiyordu.
Artık uygarlık değil, dünya uygarlıklarının temelleri bize yakışırdı.
Siyasi görüşlerim asker kişiliğimle bağdaşamaz hale gelmişti.
Yavaş yavaş kızağa alınıyordum.
Önce Trablusgarp’a gönderdiler.
Kaybedilmiş bir cephenin yeniden kurtarılması için
Ama karşımda ümmetinden bile bıkmış
Şeyhler, aşiretler, kabileler, tarikatlar
Savaşmak için hiçbir nedeni olmayan
Kaybedilecek hiçbir şeyi kalmamış topluluklar
Trablus macerası ve Balkan Savaşı sonrası
Ömrümün çoğunun geçtiği Selanik bile elden çıkmıştı
İstanbul Hükümeti hayalperest insanların elindeydi
Acı ama gerçek bu
Uyarıyordum. Ama iktidar olma hırsı
Onlar için her şeyden öndeydi.
Terfi edilmiştim.
Yeni bir görev gerekiyordu
Ve usulca sürgüne yollandım
Sofya’da Ateşe Milliterliğine
Sofya’da hayat güzel geçiyordu
Fransızcamı ilerletmiştim
Ne de olsa davetli sürgün hayatı.
Diplomatik amaçların davetleri.
Ziyafetler, açılışlar akşam yemekleri…
Memleketim için ne gerekiyorsa burada yapmaya çalışıyordum

Arkadaşımla yazışmayı hiç aksatmadım
Zaman bizim zamanımızı bekliyordu.
Bir gün Sofya’nın müzikli bir çay bahçesinde,
Birden yanı başıma bir Bulgar köylüsü geldi.
Garson onunla ilgilenmekten hoşlanmadı.
Köylü Bulgaristan benim çalışmamla yaşatılıyor,
Bulgaristan benim tüfeğimle korunuyor.
Verin çayımı, pastamı; parasını vereyim”
Bende köylüden yana çıktım.
“Benimde köylüm böyle olmalı” dedim.
İşte böyle olmalı.
Milletin efendisi köylüdür.
Dimitrina , General Ratsov’un kızıydı,
Onunla sık sık beraber olmak durumundaydık.
Babası Bulgar müdafaa vekiliydi.
Davet eder, her seferinde giderdim.
Konuşurduk.
Konu dönüp dolaşıp siyasete gelince “Kadın erkek eşitliği” derdim.
Dimitrina da seçme hakkı seçilme hakkı.
Kadınların her türlü özgürlüğü olmalı
Dimitrina da “Bu Avrupa’da bile yok Mustafa, Türkiye’de ne zaman olur”
Çok yakında derdim çok yakında

Büyük savaşa az kalmıştı
Doğru gibi görünen askeri taktikler
Aslında siyasi senaryoların tam tesiri gösteriyordu.
Almanya savaşa girerse ve kazanırsa,
Türkiye onun uydusu olacak.
Kaybederse bizde paramparça olacağız

Sofya’da kalmak,
Her şeyden uzak kalmak istemiyordum
Beni artık tanıyorlardı
Onlar için tehlikeliydim
Uzak cephelerde beni oyalamak istiyorlardı
Hatta yanıma üç alay alıp,
Hindistan’ı Müslümanlık adına zapt etmem istenmişti
Üç alay asker, ben ve Hindistan
Hep hayal, hep hayal …
Yeni bir görev istedim. .
İstanbul’da olmak istiyordum.
Beni uzakta tutmak için 19.Kolorduya,
Gelibolu’ya gönderdiler
Aslında bu paha biçilmez bir fırsattı
Bende gittim

Komuta bizde değildi.
Bir Alman Paşası vatanımızı koruyacak
Kimin adına diyordum, kimin adına
Emperyalistler, emperyalistlerle savaşacaktı
Yine bizim topraklarımızda
Yine bizim canımızla oynanan
Bir ölüm kalım savaşı
İşin başında yanlışlığı görmüştüm
Uyardım ama dinletemedim
Çözülüyorduk.
Sonunda bütün cephenin komutanlığını bana verdiler ister istemez
Anlayamadıkları bir güç karşısında ölüyorduk,
Öldürüyorduk.
Ama kazanıyorduk. Kazanıyorduk

Dört gün dört gece
Uykusuz dört gün dört gece
Tarihin en kanlı savaşı
Bu savaş biterken
O tertemiz Anadolu çocukları
Neden ve niçin öldüklerini artık anlamışlardı
Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum
Başka da çaresi yoktu
O günden sonra
İçimdeki son kuşkularda yok olup gitti
Artık yepyeni bir dünya
Yepyeni bir vatan
Yepyeni bir millet doğacaktı.
Düşmanın direnci azalmış
Ve bir müddet sonrada çekip gitmişti
Ama yorgunduk
Sıtma nöbetleri içindeydim
Üstelik burada da fazla işim kalmamıştı
Tevfik doktor olarak Gelibolu’daydı
Çok hastasın dedi:
Gidelim Tevfik gidelim, İstanbul’a gidelim.
Libya, Mısır, Filistin, Suriye, tüm Arap illeri
Müslümanlık adına alınmış topraklar
Ulus olamamış ümmetlerin.
Toplulukların hepsi
Şimdi Fransız’dan, İngiliz’den, İtalyan’dan memnun gibiler
Bulgar, Yunan, Sırp ulus olmak istiyor
Turan illeri şimdiden sosyalizm adına zapt edilmiş
Yabancı bir devletin koruculuğunu, kolaycılığını istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildi.
Tarih mi yanlış yazıyor,
Yoksa biz mi şaşırdık
O gece Şişli’deki evde İsmet’le buluştuk.
Merhabalaşırken gözleri parlıyordu bütün ihtilalciler gibi
Mustafa Kemal’i anlatmak Türk ulusunu anlatmaktır. Mustafa Kemal’i anlatmak Kurtuluş savaşını anlatmaktır. Yokluklardan gelen bir ulusun doğuşunu atmaktır. O’nu kendi günlüğünden dinleyip anlayalım.

Anadolu haritasını çıkardım
Hemen cebinden bir pergel çıkardı. “İsmet” dedim.
Anadolu’ya gidiş için en iyi yol sence hangisi?
Demek karar verdin dedi.
Haritaya baktı baktı;
Bir sürü yol var, bir sürüde yer
Sonra sordu “Peki ne zaman?”
Zamanı geldi İsmet
Hazır ol, artık gidiyoruz.

Başka yolumuz kalmamıştı.
Anlatıyorduk,
Anlamıyorlardı.
15 gün sonra,
Bandırma vapurunun güvertesinde o fırtınalı günde…
Göz göze geldik.
Hepsinin içinde aynı heyecan , aynı sabırsızlık

Bir gemi yanaştı Samsun’a sabaha karşı

Sonra Erzurum

Aksilikler bizi bırakmadı.
Arabamız bozulunca bizde baharın tüm güzellikleri içinde yürüdük
Her molada bir mısra
Her yürüyüşte bir mısra daha
Bu benim ilk güftemdi

Yola çıkarken apoletlerimi koparmıştım
Artık rütbesiz bir er bile değildim
Emir komuta zincirinin ne olduğunu Askerler iyi bilir
Artık halktan biriydim
Tek gücüm ihtilalci olmamdı.
Boynumuzda idam fermanı bulunan bir ihtilalci

Bütün evraklar yazışmalar resmi olarak yaverimdeydi
Ama o da istifa ettiğine göre
“Ben” dedi bu evrakları şimdi size veremem ne olacak?
Bunu hiç düşünmemiştim.
Ertesi gün odaya Kara Bekir Paşa geldi.
İki adım uzakta topuklarından gelen bir selam verdi.
Ve böylece devam etti
“Komutanda bulunan herkesin size saygılarını arz ediyoruz.
İhtilalin doğal komutanı sizsiniz.
Emrinizdeyiz.”
Kucaklaştık.

Kısa zamanda parlak başarılar elde edebilirdik
Sınırlan genişletmek istemiyordum
Ulusal sınırlar içinde
Sağlıklı bir devlet kurarak
Benden sonra da sağlam kalacak.
Siyasi bir sistem bırakmalıydım
Misakı Milli

Arkadaşlarla bazen tartışırdık
Bazıları eski sınırlara kovuşmak isterlerdi
Hatta daha ötesine
Oysa ben sömürgeciliğin, yayılmacılığın hüsranla sona ereceğini biliyordum.
Amaçlarıma adım adım gitmeliydim.
Halkıma ters gelecek düşünceleri defalarca düşünmeliydim
Danışmalıydım.

Bir meclis kuruldu Sivas şehrinde,

Erzurum’a varınca ilk hedefim kongreyi toplamaktı,
Bu Anadolu ihtilalin ilk meclisi olacaktı.
Ateş orada yakılacaktı.
Düşman ilerliyordu üstümüze her yandan
Düşmanı boğacağım yurdumun kucağında

Sabahlara kadar çalışırdık.
Her şeyi adım adım planlamak gerekiyordu.

Günlükleri yazmaktan yorulunca Mazhar’a yazdırdım
Sigaramın acı nefesi, tatlı hayalleri gerçekleştirecekti
Bu sırları şimdilik sakla ve yaz…

Padişah ve hanedan yok olacak.
Ve Cumhuriyet kurulacak
Yaz
Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka olacak,
Bazen bunlar fazla hayal değil mi? Dedi
Yaz derdim devam et

Latin harfleri olacak
Yaz
Kadınlara özgürlük, seçme ve seçilme hakkı
Seneler sonra ikimizde yazdıklarımızı unutmamıştık
Şapka devrimini gerçekleştirdiğimizde
Benim de, Mazhar’ında, Diyanet İşleri başkanında birer şapka vardı.
Göz göze gelmiştik.
Mazhar demiştim.
Kaçıncı sayfada kaldık.
Hesap vakti gelmişti.

Siz bu işleri başkaları adına yapmaya kalkarsanız.
İşte biz buna emperyalizm deriz
Oysa biz emperyalizmi kahretmeye geliyoruz
Hakimiyet milletindir dediğimde acaba ne anlıyorlardı
Ama anlayacaklardı,
Savaştıkça anlayacaklardı
Kazandıkça anlayacaklardı
Bir gün ressamlar
Kahramanlık yüzünü kaybederlerse
Gitsinler, Yıldırım’ın resmini yapsınlar
Aksak Timur şimdi yaşasaydı
Belki de aynı şeyi yapacaktı
Su gencecik çocuklara bak!
Yeni Zelandalı. Avustralyalı Anzak ve Yunan için anlamsız bir savaşın garip mezar taşlan değiller mi?
İşte şimdi bizden öğrenecekler
Özgürlüğün ne olduğunu,
Bağımsızlığın ne olduğunu
İçleri rahat
Yanı başımızdaki mezarlarda…
Daha ilk meclis açılırken
Oradakilerin çoğunun ulus kavramı yoktu.
Padişah, Hilafet, Ümmet
Bundan başka
Kişiliği olmayanlarda bir özgürlük savası nasıl kazanılacaktı.

Ana kalbi işte
Düşündüklerimi ve arkadaşlarımı tanıdıkça
Başıma bir şeyler gelecek korkusuyla Anacığım
Pamuk elleriyle okşamıştı beni.
“Mustafa’m” dedi.
Korkuyorum.
Padişaha karşı mı geleceksin?
Gün nasıl doğacaksa,
Sen beni nasıl doğurdunsa anacığım
Güneşe bak
Doğudan doğacak güneşe bak

Ressamlar bizim resmimizi yaptılar

DÜŞMANLARA GEÇİT YOK ATAM




Google'da sayfamıza destek olmak için (G+1) tuşuna basınız.

Tags - Face Twi
Yorum Yok, İlk Yorum Ekleyen Siz olun!
Arama
Takvim
Ekim 2019
P S Ç P C C P
  1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31
 
.